Şanışer Fan SitesiHoşgeldiniz : Misafir
En son ziyaretiniz : Perş. Ocak 01, 1970
Mesaj Sayınız : 0

 
AnasayfaSohbet ve RadyoSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Share | 
 

 Osmanlı Saraylarında Kadın

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
mlhykc
Administrator


Takım: Fenerbahçe
Nerden: Tekirdağ
Mesaj Sayısı: 1077
Kayıt tarihi: 29/10/09
Nerden: Tekirdağ

MesajKonu: Osmanlı Saraylarında Kadın   C.tesi Kas. 14, 2009 12:49 pm

Akad dilinden Arap diline geçmiş bir kelime olan 'harem', "korunan, mukaddes şey ve yer" anlamına gelir. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme de 'Harem' denir.

İslamiyet öncesi dönemlerde, Ortadoğu'da kurulmuş devletlerde ve iran'da da 'Harem' kurumuna rastlanır. Harem, Müslüman toplumlara mahsus bir kurum değildir; dünyanın her tarafında değişik din ve medeniyetlerde Harem uygulamalarına rastlanılır. İslamiyet ile birlikte, devlet başkanlarının saraylarında Harem, Emeviler zamanında ortaya çıkar. Abbasiler döneminde saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak, Harem de kurumlaşır.




Harem teşkilatı daha sonra Selçuklular, Harizmşahlar, Memlûkler gibi İslam devletlerinde de aynı yapı üzerinde devam ederek Osmanlı İmparatorluğu’na intikal etti. Harem teşkilatının ilk yılları hakkında, fazla bir bilgi yoktur. Orhan Gazi döneminde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem teşkilatının ilk çekirdeği de atılmış olmalıdır. Çelebi Sultan Mehmed döneminden (1413-1421) itibaren, Osmanlı sarayında Harem ağaları görülmeye başlanması Harem'in gelişiminde önemli bir noktadır.


Fatih Sultan Mehmed zamanında devlet ve saray teşkilatının oluşmasına paralel olarak Harem-i Hümayûn da teşkilatlandırıldı. III. Murad ile birlikte, Harem halkının sayısı arttı ve Harem büyüdü.

Harem denince, günümüz vasat insanının kafa yapısına göre, akla 'cinsellik' gelir; ancak Harem-i Hümayûn padişahın evi ve bir eğitim kurumudur. Osmanlı sarayı üç bölümden meydana geliyordu: Harem, Birun ve Enderun. Harem-i Hümayûn, Harem ile birlikte Enderun'u da içine alır. Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okuldu. Harem de, kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti. Saraya alınan esir kıza 'acemi' denirdi. Acemilik döneminde kızlar, İslamiyet'i, Türk kültürünü, oturup kalkma adabını, el işlerini, dans etmeyi ve bir müzik aleti çalmayı, sohbet etmeyi öğrenirlerdi, iyi bir eğitim alarak yetişen acemi kız, cariyeliğe yükselirdi.

Harem'de padişahlara eş olarak hazırlanan cariyelere çok iyi bir eğitim verilirdi. Harem'deki kadınlar, burada Osmanlı kültürünü öğrenirlerdi. Evlenip Harem'den dışarıya çıkan kadınlar, halk arasında 'Saraylı' olarak, bu kültürü yayarlardı...


Hürrem Sultan'ın yazdığı şiirler Harem'deki dil ve edebiyat öğretiminin kalitesini gösterir. Padişahın hizmetine verilmiş olan cariyeye 'gedikli' denirdi. Padişahın yatağına aldığı gedikli de 'ikbal' ve 'haseki' adını alırdı. Haseki çocuk doğurursa, ayrıcalık kazanırdı. Cariyelerden padişahın gözdesi olamayanlar, zeka, kabiliyet ve sadakatleri ölçüsünde, Harem kethüdalıklarına ve Harem'deki diğer görevlere yükselirlerdi.




Osmanlı sarayındaki kadınlar, 16. Yüzyıl'a kadar, ön planda değillerdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan ve kızı Mihrimah Sultan, öne çıkan ilk saray kadınları oldular.

Hürrem Sultan'ın, Kanuni'nin ilk eşi olan Mahidevran'ı Manisa'ya göndertmesi, Şehzade Mustafa'yı öldürtmesi, Rüstem Paşa'yı veziriazam yaptırtması, Harem'in bu dönemde devlet işlerinde oynadığı aktif role işaret eder. Kanuni'den sonra II. Selim zamanında, Nurbanu Sultan ve III. Murad zamanında Safiye Sultan, devlet yönetiminde aktif rol oynadılar.


Cariyelik kurumu


Cariye, kadın köle demektir. Osmanlı padişahları 16. Yüzyıl'dan itibaren birkaç istisna dışında, Harem'e alınan cariyelerle evlenmişlerdir. Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, Kırım Tatarlarının Ukrayna, Rusya ve Polonya akınları sırasında ele geçirip gönderdikleri esireler, imparatorluğun özellikle kuzey bölgelerindeki yöneticilerin satın alıp saraya hediye etmeleri veya Kuzey Afrika'daki Türk korsanlarının ele geçirip İstanbul’a göndermeleri yoluyla temin
edilirdi.


19. Yüzyıl'da, Çerkez ve Kafkaslar'daki diğer Müslüman toplulukların soylu aileleri de kızlarını saraya gönderirlerdi. Osmanlı sarayındaki cariyelerden güzelliği ve zekasıyla öne çıkanlar padişahın gözüne girip erkek çocuk sahibi olduktan sonra, valide sultanlığa kadar yükselebilirlerdi. Valide Sultan, yani padişah anneleri Harem'in yöneticileriydi.


Osmanlı padişahları II. Bayezid zamanına kadar Bizans'tan, Balkan prensliklerinden, Germiyanlı, Çandarlı, Karamanlı ve Dulkadirli gibi Türk beyliklerinden kız almışlar; köklü Türk ailelerinin kızlarıyla evlenme yoluna gitmemişlerdi. II. Bayezid, Karamanoğullarından Hüsnüşah ve Dulkadiroğullarından Ayşe Sultan'la evlenmişti. Sultan, ayrıca birçok cariye de almıştı. II. Bayezid'den sonra Anadolu'daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem-i Hümayûn'un da iyice kurumlaşması ile birlikte, padişah ve şehzadelerin sadece cariyelerle evlenmesi adet haline geldi.

Padişahlar, II. Osman ve Sultan Abdülmecid istisna olmak üzere, Türk kızlarıyla evlenmediler. Bunun bir nedeni de, hanedana dayanan yeni güç odağı yaratmamaktı. II. Bayezid döneminden itibaren, hükümdarların cariyelerle evlenmeleri geleneği oluşmaya başladı.

Cariyelerle evlenme geleneğini ilk defa bozan, II. Osman oldu. Şeyhülislam Esad Efendi ve Pertev Paşa'nın kızları ile evlendi. Ancak padişahın saray dışından, cariye olmayan ve hür doğmuş Türk kızlarıyla evlenmesi devlet adamları tarafından hoş karşılanmadı. II. Osman bu davranışı ile bir geleneği yıkıyordu. II. Osman'ın bu evliliklerine, kızını aldığı Şeyhülislam Esad Efendi dahi karşı çıkmıştır. Esad Efendi, Osmanlı tarihinin önemli simalarından ve bir ulema soyunun da başı Hoca Sadeddin'in oğluydu.


17. Yüzyıl yazarlarından Atai, bu evliliği Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi'nin, Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenmesine benzetir. Genç padişahın bu evlilikleri, hanedanın mevcut geleneğinden şiddetli bir kopuş olmuş, ancak bu uygulama, daha sonraki hükümdarlar tarafından devam ettirilmemiştir.

Padişahların çocuk yaşta tahta çıkmaları, 17. Yüzyıl'da devlet yönetiminde bir boşluk meydana getirdi. Bu dönemde devlet idaresinde Harem ve valide sultanlar ön plana çıktı. Bu durum da devlet yönetiminde, Avrupalılar gibi 'Kraliçe idaresi' geleneği olmayan Osmanlı'da bir sorun haline geldi.

Avrupa'da da birçok ülkede, 18. Yüzyıl'ın ortalarında, Avusturya'da Maria Theresa örneğinde olduğu gibi, kadınların devleti yönetmesi kolay olmamıştır. Kadınların devlet yönetimini üstlenmesine olumsuz yaklaşan dönemin tarihçileri de, Kösem Sultan ve Turhan Sultan'ın devlet idaresindeki rollerini eleştirmişlerdir. Tarihçiler, 17. Yüzyıl'da Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği sarsıntının sebepleri arasında, 'Kadınlar Saltanatı'nı da sayarlar.

Osmanlı tarihlerindeki bu bilgilerin eleştiri süzgecinden geçirilmeden kullanılması da, valide sultanları, devamlı entrika çeviren olumsuz kişiler olarak karşımıza çıkarır. Ahmet Refik Altınay'ın 'Kadınlar Saltanatı' adlı kitabı bu konuda en önemli örnektir. Leslie Peirce'ın 'Harem-i Hümayûn' adlı kitabı ise, bu tablonun sanıldığı gibi olumsuz olmadığını ortaya koyar.




'Kadınlar Saltanatı' konusundaki olumsuzlukları sergileyen tabloyu, dikkatle incelemek gerekir: Hükümdar otoritesinin bulunmadığı bir dönemde, Kösem Sultan ve Turhan Sultan'ın devlet yönetimini ele almaları, Osmanlı İmparatorluğu’nu otorite boşluğundan bir ölçüde kurtarmıştır.

Valide sultanların hanedanın devamını her şeyin üstünde tutması, devletin sürekliliğini sağlamıştır. Kösem ve Turhan sultanların devlet yönetimiyle ilgili emirleri incelendiği zaman, valide sultanların devlet işlerinden uzak 'cahil' kişiler olmadıkları anlaşılır.

Turhan Sultan'ın sadrazama yazdığı emirlerden anlıyoruz ki, Valide Sultan; gemilerdeki topların ve kürekçilerin durumundan Mısır Hazinesi'nden gelen vergiye, asker maaşlarından Kırım Hanı tayinine, Eyüp'te çevreye zarar vermemesi için fişek atılmasının yasaklanmasından Üsküdar'ın eşkıyalardan temizlenmesine kadar, birçok devlet işine hakkıyla vakıftır. Turhan Sultan, emirlerinin uygulanmasında aksaklık olduğunda, ilgilileri, "Kılıç ortaya çıkmadan kul taifesi iş yapmaz" diye tehdit dahi etmiştir.

Avrupa'nın Harem'e bakışı

Avrupalılar için, Harem her zaman ilgi uyandıran esrarengiz ve hayalleri süsleyen bir kurum, bir mekan olmuştur. Batılılar, haremle ilgili cinsel hayaller kurmuşlar ve yüzlerce hayali 'harem kitabı' kaleme alınmıştır. Üst düzey devlet görevlilerinin bile girmelerinin mümkün olmadığı Harem'e Avrupalı Hıristiyanların girmeleri ve burada olup bitenleri görmeleri, hayal bile edilemezdi.

Buna rağmen Avrupalılar, Harem'e ilişkin birçok hayali bilgiyi kitaplarında anlatırlar. Örneğin, XVII. Yüzyıl'da İngiliz Elçiliği Katibi Rycaut, padişahın geceyi geçireceği cariyeyi seçmek için, iki sıra halinde dizilmiş cariyelerin arasından geçerken, beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söyler. Ancak bu bilgi, bir fanteziden ileri gitmez. Avrupalıların Harem'e ilişkin olarak yazdıkları, birkaç ciddiye alınır ilginç çalışma dışında, tamamen uydurmadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://saniserfan.forummum.com
mlhykc
Administrator


Takım: Fenerbahçe
Nerden: Tekirdağ
Mesaj Sayısı: 1077
Kayıt tarihi: 29/10/09
Nerden: Tekirdağ

MesajKonu: Geri: Osmanlı Saraylarında Kadın   C.tesi Kas. 14, 2009 12:49 pm

Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir. Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.

İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.

Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.

Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı kibizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin
kitaplarıdır.

I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı'nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.

18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları
öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz.

Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiğimiz. Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem'in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur'an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire'sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: "Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?" Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu.

Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.

Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler. Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl
bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar. Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı'nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar
kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaşanmış
bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar.

Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip,
kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.

1909 yılına kadar Harem Dairesi'ne padişahtan başka, ancak
mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç
yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde
anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.

Peki o zaman "Bu Harem nasıl bir yer?" denilebilir.

Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan
olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok
kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına
göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki
görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir
bayanlar mektebidir.

Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir
alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler "Acemi"
statüsü ile saraya girerler. Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün
değildir. Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime
tabi tutulmaları gerekmektedir. Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek
güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel
bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10'u bu
guruba girebilir. Bu %10'un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide
sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar
padişahın özel hizmetlisi konumundadır.

Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini
çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal
mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda
Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide
sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür
.Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi
geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.

Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde
dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit
yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal
otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti.
Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki
bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla
karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı.
Öyle ki kitaplar, bu "kazara" karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların
yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem'in içinde iken bunlarla dolaştığını
yazdı. Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri
bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi
unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv
vesikaları.

Koca Sultan'ın sitem dolu mektuba cevabı ise;

"Varın söyleyin Hafsa Sultan'a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız.
Gayrısından başkasını gözümüz görmez" olacakdı.

Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye
isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri
de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah
ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.

Koca Sultan'ın aziz ruhundan özür dileyerek;
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://saniserfan.forummum.com
mlhykc
Administrator


Takım: Fenerbahçe
Nerden: Tekirdağ
Mesaj Sayısı: 1077
Kayıt tarihi: 29/10/09
Nerden: Tekirdağ

MesajKonu: Geri: Osmanlı Saraylarında Kadın   C.tesi Kas. 14, 2009 12:49 pm

Kızı anlatır padişahımızın: "........... kumraldı, ela gözlü idi,
23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha
saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek
hoşlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun,
tatlı tatlı konuşuyordu. Lakin bütün bu "iltifatı şahaneye" rağmen elâ gözlü
dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına "evet" demiyordu. Onun bu şiddetli
mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu
hal böyle tam beş sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik
yoktu..........".

Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padişahın huzuruna girer
tebrikini yapar. Hünkar "Hâlâ inadında devam mısın?" diye sorar. Genç kız
gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan " Hem sen bugün ne kadar
güzelsin!" der. Genç kızın bu iltifata cevabı şu olur: "Efendimiz!! Ömrüm
oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam.
Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak
erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını
isterim, aksi halde kimse ile evlenmem....."

Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır.
45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta
yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.

Binyediyüzlü yılların başında İstanbul'a gelen İngiltere
Büyükelçisi'nin eşi Lady Montague'nin hatıraları batılıların pek hoşuna
gitmedi. Hareme girebilen Lady'nin yazdıkları daha önceki ve sonraki
batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha
sonra Lady Montague'yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı.
O'nun ülkesi olan İngiltere'de üstelik de 1800'lü yıllarda, evli bir erkek
çok rahatlıkla karısını gazeteye "ihtiyaçtan satılık ev kadını" ilanı
vererek satabildiği için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaş
bağlamasını, eğitim vermesini, sonra da değerli çeyiz ve mücevherleri ile
saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih
edeceklerdi.

Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek
istediğimizi daha da iyi izah edecektir:

"Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın
bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten başka bir şey
düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar
ağırbaşlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış
oluyor.

Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür..... Hayatı hiç
aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu
ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni
modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.

Avrupa'da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına
karşı bu kadar namusluca davranılsın.

Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı
gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için "güzel, çok
güzel" dediklerini işittim. Bir kadının, bir başka kadın için "güzel"
diyebilmesi hâyâl bile edilemez.

Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu
cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları
yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?

Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf
eğleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor. Her evde misafir
odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaşama kudreti gibi bir
şey......."

Çok zor ve ağır bir konu olan Harem'i böyle bir kaç satırda
özetlemek elbetteki mümkün değil. Ancak kendimizle, geçmişimizle barışma
çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.

Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz:

Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir
coğrafyasında sarayına
aldığı bir köleden "valide sultan" dediğimiz zamanının "first lady"sini
çıkaran bir başka medeniyet bilmiyoruz.
Siz biliyor musunuz?
Bu da başka bir yazı:
Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yaznısıra harem hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.

Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım. (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır... Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür. (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675).

Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa b sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar. (François Petis de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695).
***
...Oryantalistler Doğu haremini çıplak kadın vücutlarıyla resmededursun, Türk tarihçiler onu oldukça farklı algılıyor. Çağatay Uluçay eğitim yuvası olarak görüyor, İlhan Bardakçı ahlak mektebi diyor, Halil İnalcık kadınlar manastırı tanımlamasını getiriyor. Bir başka tarihçi İlber Ortaylı ise çok net bir tanım ortaya koyuyor; "Harem'de önemli olan, gelen kadının en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitilmesi ve izdivaç yapmasıdır." Türk İktisat Tarihi uzmanı olan Prof. Dr. Hüseyin Özdeğer ise haremin bir atölye gibi çalıştığını ifade ediyor. Osmanlı'da daha çok varlıklı insanların haremleri olduğuna dikkat çeken Özdeğer, "Harem sahibi insanların iplik, dokuma vb. işletmeleri olurdu. Cariye ve içoğlanlar buralarda çalıştırılır, karşılığında kadı tarafından belirlenen yıllık ücretleri ödenirdi" diyor. Özdeğer doçentlik tezi olarak Bursa ilinin 1463—1640 yılları arasındaki tereke defterlerini çıkarmış. Elde ettiği rakamlar ise oldukça çarpıcı. Toplam 3121 kişinin medeni durumları araştırılmış. 1092 evli erkekten sadece 49'unun iki, 2'sinin de üçer karısı olduğu belirlenmiş. 1041 erkek ise sadece bir kez evlenmiş. İkinci evlilikler ise daha çok kadının eşlik görevini yapamaz hale gelmesiyle ya da çocuk doğuramaması gibi nedenlerle yapılmış.
Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, Doğu haremlerini Batıdakinden ayıran bir özellik olarak yaşlılara gösterilen saygıyı örnek veriyor. Batılıların aksine Müslümanlar yaşlandıkları için hiçbir kadına hor gözle bakmamış, ona haremin en saygıdeğer kişisi muamelesini göstermiş. Yani yaşlılıkla birlikte kadınlar yok sayılmamış, onlardan sürekli genç kalmaları beklenmemiş.
Topkapı Sarayın’da padişahın evleri ve aileleri bulunduğu yere başkasının girmesi yasak anlamında harem denir. Haremde padişahın annesi valide sultan,padişahın hanımı, hasekiler, şehzadeler, padişah kızları, ustalar, kalfalar ve cariyeler bulunurlar. Padişah haremin efendisi, padişahın annesi valide sultan ise Harem’in reisi konumundadır.



Hizmetçi konumundaki cariyeler sarayda para karşılığı çalışırlardı.Bunlar başkasıyla evli olabilirlerdi. Evli olmayan cariyelerin ise başkasıyla evlenmesi mümkün olmadığından bunlar padişahın veya şehzadelerin haremine girebilirlerdi. Başkasıyla evli olan cariyelerin ise saraydan herhangi bir kişiyle cinsi münasebeti olamazdı. Acemiler,cariyeler(dar anlamda), kalfalar ve ustalar. “Bu dört grup incelenince görülecektir ki,haremdeki cariyelerin %90’ı tamamen bugünkü kadın hizmetçi konumundadırlar ve bunlar aldıkları belli ücretler karşılığında haremde hizmet etmektedirler.

Eş konumundaki cariyeler ise; padişahın nikah yaparak ya da nikah yapmadan karı koca hayatı yaşadığı cariyelerdir.Bu tür cariyelerin sayısı fazla değildir.Eş konumundaki cariyeler iki bölümde incelenebilir:

Birincisi; azad edilerek nikahlanmış cariyelerdir. Bunlara haseki sultan veya kadın efendi denirdi. Bunların içinde padişahtan çocuk doğuranlara haseki ünvanı verilirdi. Sayıları yediye kadar çıkardı. Konumlarına göre baş kadın ikinci kadın diye sıralanırlardı.

İkincisi ise; padişahın nikahsız olarak yaşadığı cariyelerdir. Bunlara ilkbal, gözde ve peykler denir. Kadın efendi olabilecek ilk dört cariyeye gözde, ikbal adayı olabilecek cariyelere de peyk denirdi. Padişahların en fazla dört ikballeri, dört gözdeleri ve dört tane peykleri olabilirdi.Yani ikbal, gözde ve peyklerin toplam sayısı onikiyi geçmezdi.

Fatih'ten itibaren padişahlar genellikle azadlı cariyelerle evlenmişlerdir. Ahmed Akgündüz padişahların cariyelerle evlenmeyi tercih etme nedenini;bacanak, kayınpeder, sır saklama, akraba tasallutu gibi olumsuz yönleri berteraf etmek amaçlı olabileceğini belirtir.

Fatih döneminde kurulan harem, cariyelik kurumunun oluşmasında ve gelişmesinde ve revaç bulmasında büyük etken olmuştur. Cariyelik kurumunun oluşması ve gelişmesiyle padişahlar Türk kızlarıyla evlenme geleneğini terk ettiler. Kanuni'nin Hürrem Sultan İle evlenmesiyle başlayan cariyelerle evlenme geleneği ikinci Osman tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da daha sonraki padişahlar cariyelerle evlenmeye devam etmişlerdir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://saniserfan.forummum.com
 

Osmanlı Saraylarında Kadın

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» İ osmanli isimleri
» osmanlı saray halıları
» Osmanlı İmparatorluğu Slayt İndir
» Osmanlı Belgesel Film Arşivi
» Osmanlı döneminden kalma tarihi su çeşmeleri (istanbul)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Şanışer Fan Sitesi ::  ::  :: -